Köşe yazarları

Sendikaların göçmen işçilere bakışı


MEHHET GÜNEŞ

Gerek Özgür Gündem’de gerekse Özgürlükçü Demokrasi’de göçmen iş cinayetleri raporlarını takiben birkaç yazı kaleme kaleme aldık. Burada temel olarak değindiğimiz hususlar şunlardı:

Bir: Göçmenler sadece Ege sularında değil çalışırken de yaşamlarını kaybediyor. Çünkü Türkiye artık Avrupa’ya geçiş için bir transit ülke değil. Afganistan’la başlayan ve son olarak Suriye’de devam eden savaşlar sürecinde, göçmenlerin yerleştiği ve ekmek paralarını kazandığı bir ülkedir. Bu anlamda Türkiye’deki göç tartışması uluslararası bir boyut içinde incelenmelidir.

İki: Suriye savaşı sürecinde geçen yıl, Avrupa Birliği ile göçmen pazarlığı yapıldı. Türkiye’ye 3 milyar euro verilmesi, bunun karşılığı olarak özellikle vasıfsız işçi olan göçmenlerin geriye kabulü üzerinde anlaşıldı. Bu anlaşmanın iki temel sonucu ise Ege Denizi’ndeki denetimlerin arttırılması sonucu çok tehlikeli bir yol olan Libya-İtalya açıklarında yüzlerce göçmenin ölmesi ve geri gelen göçmenlerin dayıbaşları vasıtasıyla inşaatlarda, tarlalarda 10-20 liraya çalıştırılması oldu. Üç: Türkiyeli emekçiler, göçmenlerin işlerini ellerinden almasından cihatçı kaygısına kadar; ekonomik, sosyal, kültürel nedenlerle göçmenlere mesafeli bakıyorlar. Oysa en kötü işleri yapmaktan tutun da sanayide çalışan çocuklara ve iş cinayetlerinde can vermeye kadar göçmenler, işçi sınıfının bir parçası haline geldiler. Ortak örgütlenme ve ortak mücadele etmenin zamanı geldi de geçiyor. Dört: Bu noktada yani ortak örgütlenme ve mücadelenin dünyada örnek deneyimleri var. Güney Kore’den İspanya’ya kadar işçiler bu kaygıları yaşamda kırarak, sendikal hakları için birlikte mücadele ediyorlar.

Tabi dönüp dolaşıp kendi sendikal mücadelemize geliyoruz. Nesnel durumun bu kadar yakıcı talepler etrafında yanyana getirme olanaklarına rağmen ortak mücadele ve ortak örgütlenme perspektifine dair adım atılamıyor. Öyle ki son olarak İzmir’de Hintli işçilerin eylemini paylaşmıştık ve aynı anda direniş olan firmanın ana işvereninde de Türkiyeli işçiler direnişteydi. Ancak bir yanyana geliş düşünülemedi bile, neden?

Doğal olarak göçmenlerin, en yakın ilişkide bulunmaları gereken kurumların başında sendikaların olması gerektiğini düşünüyoruz. Ancak Türkiye sendikal hareketi özünde ulus-devlet anlayışı temelinde biçimlendi. Ulus devlet başka bir ülkeden gelen işçiyi de ‘yabancı’ olarak tanımladığı için, ulusal reflekslerle hareket eden sendikalar da ‘yabancı’ olarak tanımlanan göçmen işçilerle ilgilenmeyi bir görev olarak görmüyor. Güney Kore ve İspanya’dan olumlu örnekler versek de uluslararası sendikal hareket de aynı nesnel süreç içinde doğduğu için ulusal sendikal refleksleri vermektedir.

Örneğin; ülkemizdeki üç büyük sendikal konfederasyona bakalım. İktidara yakın olan Hak-İş’in göçmenlerle ilgili bir açıklaması dahi bulunmamaktadır. Türk-İş’in temel refleksi göçmen istihdamına engel olunması şeklindedir. DİSK’in ise 1994 kararlarında göçmenlere dönük geniş bir sosyal haklar perspektifi olmasına karşın, son yıllarda bunu tekrar eden açıklamaların ötesinde bir pratiği bulunmamaktadır. Yine Türkiyeli işçiler, Batıda daha fazla olmak üzere ücretlerini düşürdüğü ve çalışma koşullarını kötüleştirdiği gerekçesiyle göçmen işçilerin ülkemizden gitmesini istemektedir. Buna sendikal hareketin tavrı eklenince, birlikte mücadelenin somut zeminleri öznel olarak oluşturulamamaktadır. Meşhur bir söylem bilinir. 1990’lı yılların sonunda bir sendikanın şube başkanı basın toplantısında Romen işçilerin maliyetleri düşürmek için işverenler tarafından tercih edildiğini, bu yüzden Türkiyeli işçilerin işsiz kaldığını belirterek işçilerin Romenleri dövmesi gerektiğini belirtmişti. Bu elbette ki uç bir örnek.

Unutmayalım enternasyonalizm, sadece lafta ve ülkemizin dışındaki işçilerle kurulacak bir bağ değildir. Türkiyeli işçiler kendi ulus tanımlarını ücret, iş, sağlıklı çalışma gibi temel kriterler üzerinden mücadele içinde yeniden oluşturabilir. İşe buradan başlamak gerekmektedir.